13 Haziran 2015 Cumartesi

SPOR SİYASETİN NERESİNDE? SİYASET SPORUN NE KADAR İÇİNDE?

Spor ortaya çıkış itibariyle güçlü olanın gücünü kanıtlayıp hayatta kalması esasına dayanan bir eğlence olarak görülebilir. Filmlere-dizilere konu olmuş gladyatör mücadeleleri bunun en tipik kanıtıdır.
 O dönemde üst tabakanın(yönetici sınıfın) en büyük eğlencelerinden biri olan bu mücadelelerde ödül hayatta kalmak ve yöneticilerin dikkatini çekmek olarak açıklanabilirdi.
 Dönemlerin değişmesiyle birlikte spora bakış açısı ve sporun kendisi de epey değişti. Toplum bilincinin tam anlamıyla oluşup yaygınlaşmasıyla birlikte kitlelerin örgütlenmesi sonucunda spor artık sadece belli bir sınıfın eğlencesi değil bir kitlenin duygularının ifade edildiği bir alan haline geldi.
 Bunu özellikle Sanayi Devrimi sonrasında işçilerin oluşturdukları örgütlenmeler(kulüpler) üzerinden görmek mümkün.
 Bu örgütlenme aynı zamanda bugünkü spor kulüplerinin pek çoğunun temelini oluşturmakta. Aslında sporun tam anlamıyla kurumsallaşmaya başlamasını bu dönemde görmek mümkün. Bu da artık sporun bir bireyin hayatta kalma çabasından ziyade bir kitlenin mesaj verme aracı haline geldiğini gösteriyor bizlere.
 Zira gladyatörler çoktan anılarda kalan birer simge haline gelmişlerdi. Bu dönemde sporun protest bir yanının olduğunu söylememiz mümkün çünkü spor yoluyla mesaj verilen temel sınıf yönetici sınıfıydı.
 Aslında spor yöneticilerin keyif alanı olmaktan çıkmış, onlara bir anlamda meydan okunan bir alan haline gelmişti.
Özellikle pek çok ulusun varoluş mücadelesinde bunu görmek mümkün. Akla gelen ilk örnek hiç şüphe yok ki Hindistan’ın kriketle İngilizlere karşı sergilediği mücadele.
 Bu mücadeleyi anlatan Lagaan filmi o dönemdeki düzeni ve sporun üstlendiği misyonu iyi bir şekilde özetliyor. İkinci Dünya Savaşı’yla beraber spor halkın mesajı verme alanı olarak kalmayı sürdürdü ancak siyasilerin de mesajlarını ilettikleri ve bir hamle aracı olarak kullandıkları bir kurum haline geldi.
Mussolini-Lazio ilişkisi bunun en temel örneklerinden biri.
 Bununla beraber Franco-Real Madrid ilişkisi de bu bağlamda epeyce dillendirilebilecek bir hikâye olsa da Franco’nun Real Madrid’deki var olan düzeni bozduğunu(darbe yaptığını) atlamamak gerek.
 Siyasetin ve dönemin karanlık tarafı sporu böyle kullanırken sporu halkı örgütlemek için kullanan liderler de mevcuttu. Hajduk Split bu noktada üstlendiği misyonla ön plana çıkan kulüplerden biri oldu. Josip Broz Tito Hajduk Split yoluyla halka hem umut verme hem de onları örgütleme adına hamleler yapıyordu.
 Bu dönem Avrupa’nın sporu aslında bir var olma ve halkı umutlandırma aracı olarak kullandığı bir dönem olarak ön plana çıkıyor.
 İki kutuplu dünyanın oluşmasıyla birlikte spor, halkların mücadele ettiği bir alandan ziyade siyasilerin masa başında ya da savaşta deviremedikleri rakiplerini sahada devirme uğraşı olarak özetlenebilir.
 Bu dönemde sporu var eden temel etken hiç şüphe yok ki milliyetçilik olgusuydu.
Aslında 1970’lerin sonundan 1990’ların başına kadar uzanan bu süreçte temel hedef kazanan olmaktı.
 Bu süreçte kırılan rekorların bugün halen varlığını sürdürmesi de o dönemin ne kadar karanlık olduğunu gösteriyor bizlere.
 Dopinge işaret eden çok fazla veri olsa da asıl sorun doping değil dopingin devlet tarafından teşvik edilip devlet politikası haline gelmesiydi. Aslında bu bir anlamda o dönemde gördüğümüz tüm devletlerin silahlanmaya karşı olup hepsinin kenarda silah tutmasıyla eşdeğer bir durumdu.
 Arada dopingli ilan edilen sporcular ceza alsa da aslında cezayı dopingli oldukları için değil, yakalanıp devletlerinin politikalarını su yüzüne çıkarttıkları için alıyorlardı.
İki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte dünyadaki ekonomik düzenin değişmesi günümüzdeki endüstriyel spor düzeninin oluşmasına sebep oldu.
 Bu noktadan sonra uluslararası kurumların(IOC,FİFA gibi) belirleyicileri siyasetçilerden ziyade sponsorlar olmuştu. Zaten bu Fifa’nın Dünya Kupası’nı verdiği ülkelere de bakılarak anlaşılabilir.
 1994 ABD’den başlayarak günümüze kadar devam eden süreçte tercihlerde sponsorların ve siyasi atmosferin rol oynadığını görmek yapılan tercihlere bakıldığında rahatça anlaşılabiliyor.
 Bu düzen böyle sürerken son 5-6 senede ortaya çıkan yeni trend meşruiyeti sorgulanan rejimlerin spor organizasyonlarıyla kendilerini meşru kılma-gösterme çabaları.
Geçen yıl Belarus, Buz Hokeyi Dünya Şampiyonası’nı bu amaç doğrultusunda kullanmış, organizasyon pek çok tartışmayı beraberinde getirmişti.
 Turnuva hem organizasyon açısından hem de genel performanslar bakımından oldukça tartışmalı geçmişti. Bu zincirin son halkasını şu günlerde Bakü’de gerçekleştirilen 1. Avrupa Oyunları’nda görmek mümkün.
 Sportif açıdan pek bir değer ve anlam taşımayan bu organizasyon, sporu tamamen bir propaganda aracı haline getirmesiyle dikkat çekiyor.
 1. Avrupa Oyunları tanımı bile oldukça garip duruyor aslında ve durumu anlatmaya yetiyor.
 İkinci Avrupa Oyunları’nı kimin düzenleyeceği henüz belli değil, bu da bu organizasyonun aslında sportif anlamda ne kadar sıkıntılı olduğunu gösteriyor.
 Sporcuların mücadele etmesi, ülkelerin bir araya gelmesi elbette ki önemli ve olumlu gelişmeler fakat kazananın aslında bir şey kazanmadığı ve sporun bir meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığı yani sporu ikinci plana iten bir organizasyonun yaşaması da spor adına pek iyi bir şey değil.
Spor tarihsel gelişimine ve siyasetin spora etkisine baktığımızda aslında sporun hiçbir zaman bu kadar kirlenmediğini görüyoruz.
 1.Avrupa Oyunları elbette ki bu düzenin ürettiği tek sonuç değil fakat son günlerde en belirgin olanı bu sebepten dolayı bu örneği ön plana çıkarmakta fayda var.
 Sporun ikinci plana atıldığı bu tarz organizasyonları takip ederken sporun değerlerini hatırlamak ve bize verilen mesajları iyi seçmek en doğru iş olacaktır.
 Zaten bunları başarabildiğimiz gün spordaki anlamsızlıkların büyük kısmı da etkisini azaltacaktır.
Siyasetin spordan, sporun da vasat organizasyonlardan uzak olduğu günler bizimle olsun.